BUGÜN GÖKYÜZÜMDE
Reklam
AHMET HAMDİ ÇINAR

AHMET HAMDİ ÇINAR

AHMET HAMDİ ÇINAR

BUGÜN GÖKYÜZÜMDE

Her sabah rüyamda maruz bırakıldığım psikolojik baskıdan dolayı güne nasıl başladığımı bilemezdim. Ama bugün öyle olmamıştı. Nedense bugün rüyamda hayatın kucağından yaprak gibi düştüğümü görmedim. Bu , bugüne nasıl başladığımı bildiğim anlamına gelmiyordu elbette. Yine de ‘’ merhaba yaşamak!’’ diye başladım güne dönüp canımı acıtan bu şey nedir diye bakmadan ardıma. Çünkü bir nedenim vardı, bu anlamsız acıyı bastıran. Şehrin en prestijli gazetesinde bir iş görüşmem vardı. Bir iş yapacaktım, kendimi iyi hissettiren bir şey, gönüllere değen ruhları besleyen kırmayan incitmeyen bir şey… Yıllardır teşhisini koyamadığım bir sebepten uyku uyuyamazken dün gece bu sebepten uyuyamamıştım.

  Bir gazetede yazmaktan daha önemli ne olabilirdi şuan! Varlığımı daha anlamlı kılan bir eylemi bu denli sürekli aynı yönde akıp giden hayatın koşuşturmacasına teslim edemezdim. Hemen yanımda sağımdaki apartmanın girişinde heyecandan ne çaldığına dikkat etmediğim- aslında heyecandan değil de varoluşsal duruşum yüzünden diyebiliriz—gence bir yüzlük attım. Dondurmasını yere düşüren ufaklığa yeni bir dondurma aldım, hayata bu kadar çaresiz ve şansız başlamasına izin veremezdim. Elindeki çiçek buketini çöpe atan gence baktım, tam o anda her güzel şeyin bir sonu olacağını hatırlamayı hiç istemezdim.

  Bir işe başlamadan o işin sonunu düşünmemin, bu iş sürecinde yapacaklarıma mani olacağını görebilecek tecrübeye sahip olmam sırtımı bir söğüde dayamış hissi vermişti. Bu yüzden paylşatıkça çoğalan tek şeyi paylaşmak için sabırsızlıkla dostlarla toplanacağımız çay evine doğru yola koyuldum. Bu heyecan içimdeki yüce tohumlara su serpiyor, hayat veriyordu. Biraz sevinç biraz heyecan derken insanların akıp giden bu telaşına ayak uydurduğumu fark edip şöyle bir durduğumda, vardım mı diye sağa sola bakındım. Varmış olmakla da varılıyor mu ki öyle hemen? Hangi yol vardım demekle bitiyor ki? Varacağım tek yerin yolda olmak olacağını bildiğimden bu sorulara ve hala anlam veremediğim hayatın akışına aldırış etmeden yoluma devam ettim, bu duyarsızlığın beni nereye götüreceğinden emin olamasam da.

  Bugünden sonra hayata daha farklı bakmalıydım. Her şeyin altından bir mana çıkarmalı ve görünenin ardında saklanan sırların peşinde olmalıydım. Bunun yani her şeyin bir manasının olduğunun ve bunların görünenin ardında saklandığının aslında yirmi yaşıma kadar hayatın anlamının bu olduğunu ve varlığımı böyle böyle daha anlamlı kılacağımı anlamam,beş yılımı almıştı. Bilemezdim, yirmi yaşıma kadar görünüşe önem verilen gözünün görmediğine inanmayan bir toplumda kendime yer edinmeye çalışmanın bana beş yıl kaybettireceğini.

  Yolun gölgesinde yürüdükçe ferahlayan zihnime mevsimin karasızlığı takıldı. Bunun manasını da ararken çay evine geldiğimi fark ettim. Dostlar oradaydı, derin muhabbetin içinde olduklarını anlamak çok zor olmadı. Mesela Ramazan – en son üç yıl önce görüştük şuan ne iş yaptığını bilmiyorum aslında bakarsanız ne iş yaptığını hiçbir zaman bilmedim bilmek de istemedim; dostların yaptığı mesleklerin aradığım manayı daha da derinlere saklayacağını düşündüm, işimi daha da zorlaştıracak değildim- her şeyi yüzeysel yaşamasına rağmen konu ne olursa olsun anlatacağını elini kolunu oynatır ve adeta yaşayarak anlatırdı. Çoğu kez anlatış tarzına takılıp kaldığımdan ne anlattığını dinleyemezdim. Onun için önemli olan anlaşılmak değildi zaten, önemli olan anlatmak ve birileri tarafından dinlenmekti. Semih ise iyi bir dinleyiciydi. Bunu yaklaşık beş dakika boyunca yerinden kıpırdamadan çayını bile yudumlamadan Ramazan’ı dinlemesinden anlayabilirdiniz. Bu gösterinin hiçbir anını kaçırmak istemiyordu anlaşılan. Onları izlerken bu anın ardındaki mana ne olabilir diye sordum kendime.

Bu kadar gösterişli ve çok konuşmanın içerisinde ne kadar yalan barındırdığını merak etmiştim. Aradığım mana bu olabilirdi, emin değildim. İnsan zaten en çok kendine yalan söyler en zor da kendi kendini ikna edebilirdi. Kendimi ikna edememiştim. Ramazan sürekli konuşuyorken Semih ve diğerleri sadece dinliyordu. Şimdi Ramazan’ın mı kelimeleri daha çoktu yoksa Semih ve diğerlerinin mi? Bu vakitten sonra hayata yeni açmış bir çiçeğin gözleriyle bakacağımı yeniledim kendi kendime. Mezarım sırtımda gezinmeliydim. Ölüm yükünü sırtımda hissetmediğim an, mananın üstüne örtülmüş bir perde demekti çünkü. Kendimi dinlemekten Ramazan’ın derin muhabbetini kaçırmıştım.

 Bütün bunları bırakıp yaşadığım anın ruhuna inerek sancısını yakamalıydım. Bu kendimi kendimi hayatın akışına bırakacağım anlamına gelmemeliydi. Aksine bütün hayatımı bu  düzene ayak uydurmakla geçirmek yerine anın ruhuna inerek daha yüce şeylerin peşinde olduğum anlamına gelmeliydi. İnsan bunun için yaratılmamış mıydı zaten?

 

YORUMLAR

  • 3 Yorum
  • Dkab
    5 ay önce
    Güzel bir öykü,tebrikler Ahmet.
  • Harun kır
    6 ay önce
    \"İnsan zaten en çok kendine ya*** söyler en zor da kendi kendini ikna edebilirdi\", ne kadar güzel bir gözlem. Üstelik kendisini ikna etmeden adım atamayan zihinlerin yaşadığı zorluk ancak ya***la çözümlenebilirken, dürüst olmak bir tercih olabilir miydi? Çok zor.
  • İbrahim halil çay
    6 ay önce
    Eyvallah Ahmet kardeşim çok güzel yazmışsın başarılarının devamını Cenab-ı Allahtan niyaz ederim

Son Yazılar