Demokratik Zihniyetin Önemi – 2
Reklam
  • Reklam
Mustafa KÖK

Mustafa KÖK

Demokratik Zihniyetin Önemi – 2

14 Aralık 2017 - 09:25

4 Yüksek Değerlerin İstismarı (‘FETÖ Örneği’) ve Demokratik Zihniyete Olan İhtiyacımız

Nihayet bu son bölümde değerlerin istismarı meselesine ve bunun bir bakıma panzehiri niteliğinde gördüğümüz, fakat ne yazık ki bizde hâlen geliştiği tartışmalı olan demokratik zihniyet meselesine daha geniş planda temas etmek istiyoruz. Demokratik zihniyetin gelişmediği ülkelerde, demokrasinin bir rejim olarak, bütün kurumlarıyla işleyeceğini düşünmek safdillik olarak gözükmektedir. 1876 itibariyle bir buçuk asra yaklaşan tecrübemize rağmen halen darbeler geleneğinden kurtulamayışımızı başka ne ile izah edebiliriz? En son 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü, hem de bir “dinî cemaat”in kontrolüne giren bir kısım sözde askerler kanalıyla gerçekleştirilmeye çalışılan kanlı kalkışma hareketi, nerede hata yaptığımızı yeniden düşünmemizi gerektirmektedir.  İslâm ve demokrasi ilişkisine dair yeterince teorik alt yapı olduğuna inanıyorsak ki, şahsen ben de buna inananlardanım (Kur’an’ın Şûrâ, 42/38. âyetindeki “onlar, bütün işlerini aralarında istişare ederek - karşılıklı danışarak - karara bağlarlar” hükmü hep yeterli dayanak sayılmıştır), bir buçuk asra yakın zamandan beri de tecrübe ediyorsak, geriye engel olarak samimi talep meselesi ve bu rejime olan inanç eksikliği kalmaktadır. Eğer öyle olmasa - eskiler bir yana - millet olarak 1960’dan beri “Kemalist karakterli” bilmem kaç darbe veya teşebbüsüne muhatap olmuşken bir de en son “dinî cemaat kaynaklı” bir kanlı darbe teşebbüsünü nasıl izah edeceğiz?

İşte bu bağlamda, şimdi  “FETÖ” diye tescillenen malûm cemaat liderinin, vaktiyle sözde “barış süreci”ndeki beyanatı üzerinden, “yüksek değerler”in nasıl istismar edilebildiğine, bunun panzehirinin ise “demokratik zihniyeti içselleştirmek”ten geçtiğine dair düşüncelerimizi ifade etmek istiyoruz.

2012 sonlarında zamanın Hükümetinin “PKK terörünü bitirmek” amacıyla başlattığı sözde “Barış veya çözüm süreci”ne 8 Ocak 2013 tarihinde “Fethullah Gülen'den Öcalan ile görüşme açıklaması” başlığıyla bir beyanat yayımlanmıştı. Çok ibretamiz bu beyanatta, en başta “Kur’an” ve “barış” gibi yüksek İslâmî değerler olmak üzere bütün millî manevî değerler anlam kadrosunun dışına çıkarılarak düpedüz istismar ediliyordu. Sonra bazılarının “milat” ilân ettiği 2013/ 17-25 Aralık’ına henüz on bir ay var iken ve cemaat ile siyaset emniyetten yargıya kadar bütün kurumları paylaşıyorken zamanın “Muhterem Hoca Efendisi”, şimdinin FETÖ Lideri - kendisinin de ikna işinde rol almak istediği - Türk toplumuna medya aracığıyla özetle şöyle sesleniyordu (maddeler hâlinde sistematize ediyoruz) :  

1- Kur’an’da sulhun hayırlı olduğunun söylenmiştir; sulh-u umumîyi temin etmeye çalışmak ve barış içinde beraberce yaşanabileceğini ortaya koymak lâzım;

2- Millî onur, millî gurur ayaklar altına alınmamak kaydıyla, o mefkûreye saygı devam ettiği müddetçe, bence el de öpülebilir, etek de öpülebilir; hayır sulhtadır, sulh her zaman hayırlıdır.

3- Bize ters gelen bazı şeyler olabilir; “biz Türk milleti.. şöyle onurumuz var, böyle gururumuz var; boyun eğmesek.. bazı şeylere evet demesek” denilebilir; bazı problemler çözülecekse, işte o Hudeybiye Sulhu’ndaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lâzım;

4- Bu kadar vâridâtı, getirisi olan bir şey karşısında bazen kafamıza uymayan şeylere de katlanmak lâzım.

Bu açıklamaya karşı - maalesef - zamanın Türk medyası yeterli tepkiyi göstermemişken, hatta bu konulara millî duyarlıkları yüksek bazı ünlü yazarlar ve dostlar bile – Hoca Efendinin nüfuzu karşısında – beklenmedik yorumlarla haklılık ve meşruiyet arayışına girmişken, biz üstümüze vazife bilip açık mektup üslûbuyla bir makale yayınlama ihtiyacı duymuştuk. Onu da müsaadenizle kısaca özetleyip konuya son verelim:

1- Dünya ölçeğinde tescilli bir terörist mahkûmla sulh masasına oturulması meşrulaştırılmak için İslâm ve Kur’an - “mutlak” değer alanı oldukları bir an için unutularak - sözde “sulh faydası”na âlet edilmekte, nihayetinde pragmatizme fedâ edilmektedir. Bu davranışınızla, demek ki, “Amerika Hoca’yı yıllardan beri sadece ‘fizîken’ barındırmamış, onun ruhunu da dokumuş.” değerlendirmesini hak ediyorsunuz. “Amerikan Pragmatist Filozofu William James de sağ olsa, bu konuda benzer şeyler söylerdi: “Mademki, sulh faydalıdır; fayda da hakikattir!... O halde o sulhu meşru-gayri yöntemlerle nasıl sağlarsanız sağlayın; meşruiyet zemini oluşturmak için dinden dahi yararlanabilirsiniz; nitekim din bile faydalı olduğu için hakikattir…”

2- “Millî onur, millî gurur ayaklar altına alınmamak kaydıyla, o mefkûreye saygı devam ettiği müddetçe -bence- el de öpülebilir, etek de…” diyorsunuz. Türk milletinin onuru, gururu elbette ve daima yüksekte tutulmayı hak ediyor; Fakat ayni derecede önemli olan ve gözetilmesi gereken bir husus olarak;  “bizatihi ‘milletin hukuku’ ayaklar altına alınmamak kaydıyla…” denmesi gerekmez miydi? Çünkü bu millet; bu coğrafyada Hasan Sabbah’tan daha kıyıcı ve merhametsiz bir örgüt kurup binlerce çocuğunu bilerek, isteyerek, planlayarak; yani “taammüden”  ve vahşice katleden bir câniyi, bütün dünyanın gözü önünde yıllar önce yargılamış ve inkâr edilmez somut yüzlerce delile dayanarak “ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm” etmişti... Şimdi ise hâlen cezasını çeken bu cânîyi, sanki infazı  tamamlanmış ve pir ü pâk olmuşçasına, üstelik İslâmî gerekçeler zikredilerek “sulh-u umumî”nin muhatabı olarak görmek, her şeyden önce o milletin “hak ve hukuku”nu ayaklar altına almak değil midir?.. Bu hareket, “zalim”i, “mahkûm”u, “hâkim” yapmak, yani milletin mukadderatı üzerinde “hüküm verici” kılmak değil midir?”

Devamı yarın…

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar