14 MART ŞEHİTLER HAFTASI NEDENİYLE (Şehitlerimizi Anmak Milli ve...
Reklam
Mustafa Okumuş

Mustafa Okumuş

14 MART ŞEHİTLER HAFTASI NEDENİYLE (Şehitlerimizi Anmak Milli ve Manevi Bir Vefa Borcumuzdur.)

20 Mart 2018 - 09:34

 Artık şehitlerimizi anmada bir hafta dar geliyor. Son Afrin Operasyonuyla şehitler ordumuza yenileri katılıyor. Onları, cennete uğurlarken manevi kazanımları nedeniyle kutluyor, kederli ailelerinin acısını milletçe paylaşıyoruz. Hafta boyu şehitlerimizi anmak, onlara minnet ve şükran borcumuzu ödemek için düzenlenecek birçok etkinlilerde buluşacağız. Değerlerimizi paylaşacağız…

        Şehitlerimizi anmak manevi ve milli bir vefa borcumuz olduğunu hepimiz biliriz. Şehitlik dinimizce kutsanmış bir kavramdır. Allah rızası için vatan, millet, bayrak, tüm temel ve kutsal değerlerimiz uğrunda canını veren Müslüman kişiye ŞEHİT denir. Şehitler, uhrevi dünyada Allah Katında Peygamber’den sonra en yüksek mertebeye sahiptirler. O şehitler ki Allah rızasını kazanmış, Peygamberimize komşu olmuş, cennet mekân fanilerdir. Ne mutlu onlara!.. Bu nedenle Mehmet Akif Ersoy, şehitlerimize şöyle sesleniyor: “ Ey şehit oğlu Şehit isteme benden makber/ Aguşunu açmış sana duruyor Peygamber.”

       Kuşkusuz insanlar ölümlüdür. Kalıcı olan vatan, millet ve o milletin, o vatan üzerinde geliştirdiği değerler üzerine kurulan kültürü, medeniyetidir. Her nesil geliştirdiği değerlerini geleceğe aktarır, geleceğinde yaşar… O nedenle insanlar ölür, millet geçmişiyle varlığını devam ettirir. Bu beka hakkımızı yok edecek her dış saldırıya, iç kargaşaya karşı koymak en kutsal, vatan- millet borcumuzdur. Bu borcu ödeme uğrunda milyonlarca şehit verdiğimizi, atalarımızın, vatan, millet, bağımsızlık aşkına borçlu olduğumuzu hiçbir zaman unutamayız.

      Ziya Gökalp bu gerçeği vurgularken: “Hak milletin şan onun/ Gövde senin can onun/ Sen öl ki o yaşasın/ Dökülecek kan onun” diyor. “Toprak uğrunda ölen varsa vatandır.” Özdeyişine de yabancı değiliz. Bu topraklar bin yılı aşkın zamandan beri bizim vatanımızdır. Onun uğrunda yalnız, 20. yy’ın başında (1911- 1922) on yıllık süreç içinde girdiğimiz peş-peşe dört savaşta yüz binlerce şehit verdik. Bu toprakların her karışı bir şehit kanıyla sulandı. Bu toprakların altında gazilerimiz, şehitlerimiz ve tüm ecdadımız yatıyor. Üstünde ise o ecdadın bize bıraktığı alın teri, el emeği uygarlık ve kültür değerlerimiz vardır. Burası bizim bin yıllık vatanımızdır. Nasıl ki anasız çocuk olmaz, vatansız da millet olmaz. Bu yüzden ki yurdumuza “ANADOLU” demişiz. Ne de güzel yakışıyor değil mi?..

     Yirminci yy’ın başından itibaren dış düşmanlar bu vatana aç kurtlar gibi saldırdılar. Osmanlı İmparatorluğunun üç kıtadaki yer altı, yer üstü zenginlik kaynakları, geniş Pazar olanakları,  onların tarihten gelen kuyruk acılarıyla birleşince Avrupalının hep iştahını kabartmış, kirli emellerini gerçekleştirmek için daima fırsat kollamışlardır.

       Bu fırsatı, 20.yy’ın başında yakalamışlar. 1911’de İtalyanlarla Trablusgarp, 1912’de Yunan, Sırp ve Bulgarlara karşı Balkan Savaşları, 1914- 1918 İtilaf devletlerine karşı I. Dünya savaşı, 1919- 1922 Anadolu Kurtuluş savaşını, işgal güçlerine karşı yaptığımızı biliyoruz. Çünkü bu savaşların izleri, o günleri yaşayan yakınlarımızın buruk anıları henüz çok taze…                    

       Osmanlı Orduları I. Dünya Savaşı’nda üç kıtada ( Hicaz’dan- Yemen’e, Sina’dan- Irak’a, Kafkasya’dan- Galiçya’ya, Makedonya’dan- Çanakkale’ye kadar uzanan çok geniş bir alanda, onlarca cephede) itilaf devletlerine karşı kahramanca savaştı. Yüz binlerce şehit verdi. Bu şehitlerin büyük bir bölümü Çanakkale’de verildi. İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez” dedirttiğimiz unutulmamalı. Akif’e Çanakkale  Destanını yazdıran şanlı Çanakkale zaferimiz, dünya tarihine de altın sayfalarla geçmiştir. Bu şanlı zafer Türk askerinin, şehitlerimizin vatan aşkıyla kutsal şehitlik mertebesine inancının bir sonucu olduğu yadsınamaz bir gerçektir, elbette…

        Birinci Dünya savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla sonuçlandı. Türk Ulusu Anadolu’ya çekilmek zorunda kaldı. Mondros mütarekesine değin savaşla alınamayan topraklarımız için misak-ı milli hudutlarımızı ilan ettik. Ne var ki İtilaf Devletleri mütarekenin sağladığı olanakları kendi çıkarları için kullanmaktan yana bir tavır sergilediler. Hakları olmadığı halde Anadolu topraklarımızı bile bize çok gördüler. Güney batıyı İtalyanlar, Güney illerimizi ise ( Adana, Hatay, Maraş, Antep, Urfa) Fransızlar işgal ettiler. Özellikle Fransızlarla işbirliği yapan Kilikya ve Maraş Ermenilerinin ihaneti yöremizde binlerce insanımızın şehit edilmesine neden oldu.

       Artık bıçak kemiğe dayandı. Anadolu insanı başının çaresine bakmak zorunda kaldı. Onun kanında tutsaklığa yer yoktu. Bu yüzden ki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kuran milletimiz, büyük komutan Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Yunan işgaline kaşı teşkilatlanırken, güney illerimizde de Kuvva-i Milliye güçleri oluşturuldu.

     Kahraman halkımızca, önce güney illerimizden Fransız güçleri işbirlikçileri Ermenilerle birlikte bölgeden atıldı. Bu zaferin ilkini kendini kurtaran şehir olarak tarihe geçen Maraş kazandı. Onu diğer güney illerimiz izledi. Sonra da Yunanlılar Büyük Zaferle Batı Anadolu’dan atılarak yurdumuz düşmandan temizlendi. Bu zaferlerden sonra İtilaf Devletleri bizi tanımak zorunda kaldı. Bu topraklarda İmparatorluğun külleri üzerinde bağımsız bir devlet kurduk. Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle:“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” İlkesi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyetiyle Kurtuluş Savaşı zaferimizi taçlandırdık…

Bu millet, bu mutlu sona, on binlerce gazi ve şehidimizin sayesinde ulaştığını hiçbir zaman unutmayacaktır. Onların izinde ilerleyecektir. Bu vesileyle  “ŞEHİTLERİMİZE” minnet ve şükran borcumuzu ifade ediyor; Yüce Yaradan’dan rahmet diliyoruz.  

--------- (yarın devam edecek)-------

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar