BELAYA AŞİNA OLMAK
Reklam
Mustafa YÜZBAŞIOĞLU

Mustafa YÜZBAŞIOĞLU

BELAYA AŞİNA OLMAK

06 Haziran 2018 - 10:18

Olur kaddim dü-tâ aşkın yolundan her belâ görgeç

Tarîk ehline âdetdir tevâzû’, âşinâ görgeç.

[Aşkının yolunda gördüğüm her belada iki büklüm olurum (belim bükülür). 

(Zira) yola gidenin âdetidir: Bir tanıdık görünce tevazu’ ile eğilip onu selamlar.]

“Belâ”ya “Kâlû Belâ”dan beri aşinayız. Bu aşinalık, bezm-i ezeldeki kavlimizin ruhumuzda mündemiç olmasındandır.

Bela ve sıkıntılar insanın takatini bitirir, belini büker. Hele bunlar aşk belasıysa.. Divan edebiyatının usta şairi Fuzulî, aslını ve bugünkü Türkçesini verdiğimiz yukarıdaki beyitte, âşığın belalarla iki büklüm hale gelmesini, “yolda karşılaşılan bir tanıdığı selamlamak veya ona tevazu göstermek maksadıyla eğilme” sebebine bağlıyor. Eğilmeye sebep olan bu “aşina”lar ise aşk uğruna katlanılan “bela”lardır.

Fuzulî’nin bu zarif nüktesinden, aşk yolunun belalarla dolu olduğu, âşığın her adımda bir sıkıntıyla karşılaştığı, yahut kendisini iki büklüm edecek kadar etkilemesine rağmen âşığın bu belalardan yüksünmediği, hatta bunları bir dost gibi karşıladığı anlamlarını çıkarmak mümkün. Fakat bu ve benzeri çağrışımlarla yapılabilecek bütün yorumlar beytin zahirine, yani ilk bakışta görünen yanına aittir. Beytin batınına başka bir anlam daha gizlenmiştir ki asıl anlatılmak istenen budur.

Şair “yolcu” anlamına “tarik ehli” ibaresini, sıkıntı veya eziyet anlamına da “bela” kelimesini özellikle seçerek beytin batınına yol veriyor. Zira “tarik ehli”, herhangi bir yolcudan ziyade, bir tarikate intisap etmiş tasavvuf erbabını anlatır. Asıl ipucu olan “belâ” ise, Arapçada lafzen “evet” anlamında bir tasdik sözüdür aynı zamanda. “Belâ” lafzı, tasavvufla ilgili herhangi bir kavramla bir arada kullanılmışsa, Araf Suresi’nin 172. ayetindeki “ahd”e işarettir.

Bu ayette, Cenâb-ı Hakk’ın “Bezm-i Ezel”deki “Elestü bi-rabbiküm?” (“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”) hitabına, ruhlarımızın “Kâlû: Belâ!” (“Evet, sen bizim Rabbimizsin” dediler) cevabı nakledilmektedir. Hatırlayan olacaktır; eskiden mahalle mekteplerinde “Ne zamandan beri müslümansın?” sorusuna, “Kâlû Belâ’dan beri” cevabını öğretirlerdi.

“Belâ” misakına “âşina” olmamız, bu kavlimizin ruhumuzda mündemiç olmasındandır. İnsan kendi hakikatine yönelir, ruhunu nefsinin tasallutundan kurtarır, kısaca “kendini bilir”se, ahdini de hatırlar. Biraz da bu sebeple “Kendini bilen Rabbini bilir” denilmiştir.

İşte insan, ezelde verdiği söze sadakati ile sınanmaktadır dünya imtihanında. Bu dünyaya gelen insanlardan bir kısmı misakını unutur, yolunu şaşırır, dalâlete düşer. Bir kısmı ise ahdine vefa göstermiş, Allah’a giden bir yola girmiştir. “Yolda oldukları” için “ehl-i tarik”tirler. Nefsin, hevanın, dünyanın peşine değil, asl’a ulaşma arzusuyla ebedî saadetin peşinde yürüdüklerine göre, Elest Bezmi’nin safasından da dünyanın hakikatinden de haberdardırlar.

Şimdi beyte bir de bu çerçeveden bakalım: Şair yahut âşık bir “yol” katediyor. Bu, dünya hayatıdır. Cemâl-i Mutlak olan Allah’a ulaşma iştiyakı, O’nun aşkıyla yürümesi, nihayet kendini “tarik ehli” diye nitelemesi, dünya hayatındaki bu yolun sırât-ı müstakîm olduğuna işarettir. Zaten her adımda ezelde verdiği sözü hatırladığını, daima bu misakı gözettiğini söylemektedir. “Belâ” (Evet, sen bizim Rabbimizsin) kavli için “hatırladıkça” yerine “gördükçe” demesi “yakîn”e, yani imanın en üst mertebesine delâlet eder.

Biz Bezm-i Elest’te Cenâb-ı Hakk’a her hâl ü kârda O’na kul olacağımıza dair söz vermiştik. Yani ubudiyet sözü. Ubudiyet yahut kulluk, ibadeti icap ettirir. İşte bu yüzden bazen iki büklüm olur; “rükû”a gider. Bazen tevazu’ eder; secdeye varır. Tevazu’un bir manası da “secde”dir.

Hülasa şair, Allah’a verdiği kulluk sözünü her daim aklında tuttuğunu, bu yüzden ibadetle, taatle, namazla meşgûl olduğunu anlatıyor. Böyle bir meşgûliyeti “yol almak” şeklinde takdim etmekle de Allah’a ancak böyle ulaşılabileceğini anlatmak istiyor.

Beytin zahirindeki ince şikayetle batınındaki rıza ve gönül genişliği arasında sezilen tezat ise dünya imtihanının bir başka vechesine işaret ediyor. İbadet bazen zorluğu, bazen devamlılığı, bazen dünya meşakkati sebebiyle sabrı ve kararlılığı gerektirir. Bu bir zorluktur. Mümin olarak alenen şikayet etmezsiniz elbette ama neticede gönüllü de olsa katlandığınız bir “zorluk” kabul edersiniz bunları. Bazıları da zevkle, iştiyakla, aşkla yapar ibadetlerini. Aradaki fark, tıpkı bu beyitte olduğu gibi, bakış açınızla alakalıdır.

Bazısı “kesret” ağına takılır, bundan kurtulma çabasının sıkıntılarıyla yol alır. Bazısı kesretin arkasındaki “vahdet”i görür, onun lezzetiyle kendini de, masivayı da fark edemez ki şikayete yahut siteme mahal olsun.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar