BİR TEMMUZ HİKÂYESİ
Reklam
Niyazi KARA

Niyazi KARA

BİR TEMMUZ HİKÂYESİ

19 Temmuz 2018 - 08:28

Dışarıdaki sıcağı, eğer vakit sonbahar olsaydı, yağmur sıcağı diye adlandırabilirdi. Tek katlı evinin bahçeye açılan kapısı ile salona açılan kapısını karşılıklı açmış, araya serili yer minderinin üzerinde, sol dirseğinin üzerine yaslanmış karşı duvarda asılı duran yeni çıkanların ilklerinden olan televizyonu seyrediyordu. Salona açılan kapının hemen yanındaki yarım duvarın ardında kalan kısımda geçmek üzere olan ikindi namazını kılan eşinin belli belirsiz tekbir sesini duyar gibi oldu. Her ikisi de yetmişlerine merdiven dayamış bir ömrü acısıyla tatlısıyla paylaşmışlardı.

 

Yıllarca memleketin her köşesinde şantiyecilik etmiş emekli bir şofördü. Seksen darbesinde bile mesleğinden dolayı evde değildi. O günleri gözleri dolarak anlatmıştı birkaç kere. “Allah o günleri bir daha göstermesin, “ diyerek çatallanmış sesiyle bitirirdi sözlerini.

 

Takip ettiği haber kanalında olup bitenleri izlerken yeniden o günlere dönmüştü. Anlamaya çalışıyor, karşılaştırmalar yapıyordu. O karanlık günlerden sonra memleketin başına bela olan terör haberlerini hep dikkatle izlemiş, kaç kere yeniden, geçmiş yaşına rağmen askerlik şubesine varıp “Beni  de silah altına alın,” demeyi geçirmişti içinden.  Olmayacağını bile bile.

 

Bir keresinde çalıştığı şantiyenin basıldığını iş makinelerinin nasıl yakıldığını görmüştü. Yıllar sonra bir doğu şehrimizde aynı terörist saldırı ile şantiyenin nasıl kapanmak zorunda kaldığını hatırladı. “Hadi bunların ne olduğunu kim olduğunu devlet de millet de biliyor. Peki, şu izlediklerimiz nasıl bir şey? İnsan, hem bu milletin mukaddesatı üzerinden bir yola çıkacak hem de devletine, milletine acımasızca silah doğrultup hedef gözetmeksizin masum canları alacak. Anlaşılır şey değil! Bu nasıl bir teröristliktir?”

 

Salon tarafından ayak sesleri duydu. Dış kapının ağzında konuşma sesleri karışıyordu küçük bir ayak sesine. “Dedee!” diye bağırarak içeri girdi küçük torunu. Doğruca üzerine atladı. Kucaklaştılar. Gelen büyük oğluydu. Az birer birer girdiler açık kapıdan.

“Selamünaleyküm baba.”

“Aleykümselam oğlum.”

 

Oturdular. Çocuklar bahçeye açılan dışarı çıktılar. Televizyonda hâlâ üç yıl öncesinde yaşananların haber ve görüntüleri gösteriliyordu.

“Nasılsın baba?”

“Şükür oğlum, meğer o gün neler olmuş, şimdi daha iyi görebiliyoruz.”

“Evet baba, öyle!”

“Sen nerdesin, nasılsınız, bir haftadır yoksunuz?..”

“Baba, bitmiyor günün derdi, uğraşıp dururuz.”

 

Yavaşça dikleşti oturduğu minderin üzerinde, ardındaki yastığı kenara itip sırtını duvara yasladı. Gözü, ekranda, kalabalığın üzerine sıkılan kurşunların parıltısına takıldı. Durdu, kısa bir sessizlikten sonra;

“Oğul, Allah kimseyi dertsiz bırakmasın. Şikayet ettiğimiz dert bile bir “vatan” varsa sahiplenilebiliyor. Allah bu milleti vatanına kastedenlere karşı muzaffer eylesin. Günün derdini yetmiş senedir ben bitiremedim. Bitmez oğul. Vatan dert olmadıkça her dert başa sokulan çiçektir.”

 

Çocukların cıvıltısı geliyordu dışarıdan. Hafif bir rüzgar çıkmış birbirine karışmış çiçek kokularını taşıyordu evin içine.

 

“Haklısın baba, haklısın.”

 Televizyonda bayrak seli yürüyordu.

 

Muhabbetle.     

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar