BİR TEMMUZ HİKÂYESİ

Dışarıdaki sıcağı, eğer vakit sonbahar olsaydı, yağmursıcağı diye adlandırabilirdi. Tek katlı evinin bahçeye açılan kapısı ile salonaaçılan kapısını karşılıklı açmış, araya serili yer minderinin üzerinde, soldirseğinin üzerine yaslanmış karşı duvarda asılı duran yeni çıkanlarınilklerinden olan televizyonu seyrediyordu. Salona açılan kapının hemenyanındaki yarım duvarın ardında kalan kısımda geçmek üzere olan ikindi namazınıkılan eşinin belli belirsiz tekbir sesini duyar gibi oldu. Her ikisi deyetmişlerine merdiven dayamış bir ömrü acısıyla tatlısıyla paylaşmışlardı.

 

Yıllarca memleketin her köşesinde şantiyecilik etmişemekli bir şofördü. Seksen darbesinde bile mesleğinden dolayı evde değildi. Ogünleri gözleri dolarak anlatmıştı birkaç kere. “Allah o günleri bir dahagöstermesin, “ diyerek çatallanmış sesiyle bitirirdi sözlerini.

 

Takip ettiği haber kanalında olup bitenleri izlerkenyeniden o günlere dönmüştü. Anlamaya çalışıyor, karşılaştırmalar yapıyordu. Okaranlık günlerden sonra memleketin başına bela olan terör haberlerini hepdikkatle izlemiş, kaç kere yeniden, geçmiş yaşına rağmen askerlik şubesinevarıp “Beni  de silah altına alın,”demeyi geçirmişti içinden.  Olmayacağınıbile bile.

 

Bir keresinde çalıştığı şantiyenin basıldığını işmakinelerinin nasıl yakıldığını görmüştü. Yıllar sonra bir doğu şehrimizde aynıterörist saldırı ile şantiyenin nasıl kapanmak zorunda kaldığını hatırladı. “Hadibunların ne olduğunu kim olduğunu devlet de millet de biliyor. Peki, şu izlediklerimiznasıl bir şey? İnsan, hem bu milletin mukaddesatı üzerinden bir yola çıkacakhem de devletine, milletine acımasızca silah doğrultup hedef gözetmeksizinmasum canları alacak. Anlaşılır şey değil! Bu nasıl bir teröristliktir?”

 

Salon tarafından ayak sesleri duydu. Dış kapının ağzındakonuşma sesleri karışıyordu küçük bir ayak sesine. “Dedee!” diye bağırarakiçeri girdi küçük torunu. Doğruca üzerine atladı. Kucaklaştılar. Gelen büyükoğluydu. Az birer birer girdiler açık kapıdan.

“Selamünaleyküm baba.”

“Aleykümselam oğlum.”

 

Oturdular. Çocuklar bahçeye açılan dışarı çıktılar.Televizyonda hâlâ üç yıl öncesinde yaşananların haber ve görüntülerigösteriliyordu.

“Nasılsın baba?”

“Şükür oğlum, meğer o gün neler olmuş, şimdi daha iyigörebiliyoruz.”

“Evet baba, öyle!”

“Sen nerdesin, nasılsınız, bir haftadır yoksunuz?..”

“Baba, bitmiyor günün derdi, uğraşıp dururuz.”

 

Yavaşça dikleşti oturduğu minderin üzerinde, ardındakiyastığı kenara itip sırtını duvara yasladı. Gözü, ekranda, kalabalığın üzerinesıkılan kurşunların parıltısına takıldı. Durdu, kısa bir sessizlikten sonra;

“Oğul, Allah kimseyi dertsiz bırakmasın. Şikayetettiğimiz dert bile bir “vatan” varsa sahiplenilebiliyor. Allah bu milletivatanına kastedenlere karşı muzaffer eylesin. Günün derdini yetmiş senedir benbitiremedim. Bitmez oğul. Vatan dert olmadıkça her dert başa sokulan çiçektir.”

 

Çocukların cıvıltısı geliyordu dışarıdan. Hafif birrüzgar çıkmış birbirine karışmış çiçek kokularını taşıyordu evin içine.

 

“Haklısın baba, haklısın.”

 Televizyondabayrak seli yürüyordu.

 

Muhabbetle.     

 

YORUM EKLE

banner14

banner19

banner13

banner17